Emrah Polat

Köpek Adamlar’dan önce yazdığı Bugünden Bakınca ile okur karşısına çıkıyor Emrah Polat.

Özel bir üniversitede öğretim görevlisi olan Orhan Hancı’nın bir felsefe seminerine katılmak üzere Kopenhag’a gitmesi ve orada Susan Moller ile tanışması bütün yaşamını alt üst edecektir. Roman, “Tecrübe ettiklerinin dışında bir hayatları yoktur insanların.” cümlesi üzerine kurulmuş gibidir; birinin serüveni, öbürünün oyunu. “Biz her yerdeyiz; evlerde ve sokaklarda, düşlerde ve yaşamda. Dün de senin aklındaydık, yarın da olacağız. Ancak bize koşan görür yüzümüzü. Bazıları görür, bazıları kör olur. Zaten hakikat değil midir kiminin gözünü açan, kimini kör eden.”

ÖNSÖZ

July 24th, 2011

“Yaşam, geri dönüşü mümkün olmayan noktada başlar!” der Franz Kafka.

Tekerlekli sandalye, yaşamıma 10 Ağustos 2000′de girdi.

‘Kendini öldürmek!’

İntihar etmek‘in sözlük tanımı bu.

Sigarayı küllükte ezip ütü masasındaki gazeteye, “Anı yaşamak önemlidir, başka hiçbir şey önemli değildir!” yazıp beşinci kattaki evin penceresinden atlarken hiç düşünmedim ölümü.

İntihar girişimi değildi bu!

“Peki ama neydi?”

Soru, yanıtını üç yıl sonunda buldu: hızlı döngülü bipolar mizaç bozukluğu. O süreçte gerçeklikle ilişiğimin koptuğunu belirten psikiyatrın istekleri kesindi: Yaşam boyu, günde iki kez duygu düzenleyici kullanmam ve belli aralıklarla kan testleri yaptırıp onunla görüşmem.

“Köpek Adamlar”dan önce yazdığım “Bugünden Bakınca”yı bitirirken kullanmaya başladığım ilacı ne yazık ki ömrümün sonuna dek kullanmam gerekiyor. “Bugünden Bakınca”, her ilk roman gibi otobiyografik yanı ağır basan bir roman. Ancak, “Hayatım roman olur!” klişesinden uzak durmaya çalıştığımı da belirtmeliyim. “Samimi” bir roman bu… Yine de iki roman arasında seçimde bulunmam gerekse, duraksamadan “Köpek Adamlar”ı seçerdim; o serttir, insanın karanlık yanına ışık tutar, sokağın diliyle konuşur. Dostoyevski romanlarını, Zeki Demirkubuz filmlerini andırır. Bazı arkadaşlar “Bugünden Bakınca”yı neden beğeniyorlar anlayabilmiş değilim: Belki de Orhan Hancı’ya bakıp beni görmek istiyorlar, kimbilir?

I – BELGEDEN ÖNCE

August 14th, 2011

1

Aniden çıldırıldığını öne sürenlere karşı çıkardım, şimdi de çıkıyorum: Çıldırmak, rüzgârın açık kepengi kancasından sökmesi gibi, zamana yayılan bir süreçtir. En azından, yaşadıklarım nedeniyle tek damla su bile ememeyecek süngere dönmüş zihnimin ulaştığı kesinlikten uzak yargı bu. Yaşadıklarım demişken, onları bir gün yazarsam olabildiğince içten davranacağıma ilişkin verdiğim sözü tuttuğumu artık rahatlıkla ileri sürebilirim.

Aslında bu roman, yazıya saplantılı bir istekle bağlanmasına karşın, gündelik dili yazınsal dile dönüştürme becerisini gösteremeyen birinin oyunu sayılmalı; kâğıt, kalem, en önemlisi sayıklamayla oynanan bir oyun!

Peki ama nereden başlamalı bu oyuna?

Floresanın titrek ışığıyla aydınlanan odada, böylesi yaşamsal bir soruyu yanıtlamakta çektiğim güçlüğün nedeni, elbette nereden başlayacağımı bilememem, dahası anlatacaklarımın inandırıcılığına ilişkin kuşkularım.

Kuşku, gene kuşku!

Yaşadıklarımın tümü, birkaç kez yüksek sesle okunduğunda insana epey yabancı gelen iki heceli bu sözcüğün bambaşka olaylarda kazandığı anlamda gizli olsa da anlatacağım: Yaşadıklarımı ya da düşündüklerimi… Hayır, olan biten her şeyi anlatacağım. Ne de olsa yazı kendinin tanığıdır!

Baştan başlamalıyım. Hayır, Susan’ın verdiği yazıdan, ulaşmak için epey uğraştığımız o belgeden başlamalı.

 

“Okuu!”

“Haydi Orhan!”

Artık okumam gerekliydi.

Sevgi, Oktay ve Nesrin oturuyordu. Masaya bıraktığım çantanın ön gözünden mor zarfı çıkardığımda, salondakiler önce zarfa, ardından yüzüme baktılar. Heyecanlıydılar. Ediz bile dolaşmayı bırakıp donmuş gibi, zarfı açmamı bekliyordu.        

(31 Temmuz Pazar günü 2. bölümde görüşmek üzere… )

I – BELGEDEN ÖNCE

August 13th, 2011

2

Zarfı açmadan, başlangıçtan; belgeye giden yoldaki rastlantılardan ve bizden söz etmeliyim biraz: osiris.com aracılığıyla tanışmış, bâtıni* öğreti ve örgütlerle ilgilenen bir grup insandık. Öğretim görevliliği gibi toplumca benimsenen, üstelik önemsenen bir konumda bulunsam da, Şule Yener’le görüştüğümde, nedense büyükleri karşısında gerilen suçlu çocuğun ruh durumuna giriyordum. Ancak bu azabı yeniden yaşamamaya kararlıydım: Onun yontu gibi kımıltısız yüzünü görmemeye çabalayacaktım, bunu biliyordum. Sorunlarımı çözebileceğime inanarak aldığım bu kesin karardan sonra üye olduğum sitede zaman zaman, batınilik gibi gizemli konularla ilgili söyleşilere katılıyordum.

Osiris.com, pek önemli ve öğretici bir siteydi: İslam ve Hıristiyan Tasavvufu, Kabala, Hermescilik, Vedanta, Taoculuk gibi konulardaki bilgilendirici yazıların yanı sıra, onlarca söyleşi odasının varlığı da siteyi bizim için vazgeçilmez kılıyordu. Bilmeyenler için söyleşi odalarındaki genel havayı anlatmak isterim: Dünyanın her yanından bir yığın insan söyleşilere katılabilmek için siteye üye olur. Üyelerin bir bölümü bu işe gerçekten gönül vermiştir; ilgi alanlarına göre kümelenip, bilgilerini paylaşarak ilişkilerini güçlendirirler. Bunlar arasında yer aldığımı belirtmeme gerek yok sanırım. İkinci grup, birincisi kadar sürekli olmamakla birlikte, siteye bazen şöyle bir uğrayıp çevrede küçük bir gezinti yaptıktan sonra başka sitelere geçen çok sayıda insandan oluşur. Bunlara aramızda böcek deriz. Onları böyle adlandırarak büyük olasılıkla böceklere saygısızlık ediyoruz ama bu ad’a, en azından gündelik dilde taşıdığı olumsuz anlama fazlasıyla yaraşırlar; uyduruk elektronik postalarla siteye üye olup, edindikleri gülünç takma adlarla söyleşilere katılarak ortalığı karıştırmak isterler. İlk önce tartışılan konularla ilgili bilgi edinmek gibi büsbütün açık ve anlaşılır bir amaç güttüklerini sanırsınız ama öyle bir aşama gelir ki, “Pis Siyonistler, kan emici masonlar, zavallı uşaklar…” diye bağırarak ortamı bozmaya başlarlar.

İşte o sıralarda, sitenin gediklilerinden olduğum dönemde tanışmıştım Oktay ve eşi Nesrin’le. İçrek konulara benim gibi epey düşkün olan Oktay’la söyleşilerimiz her zaman ufkumu genişletmiştir. İçrek örgütlerle ilgili kuramsal çalışmalar yürüten ve bilgilerini artırmaya çabalayan bir topluluk olduklarından söz eden Oktay’la telefonda görüştükten sonra, İstiklal Caddesi’ndeki Kaktüs Kafe’de buluşup, kafeyle aynı adı taşıyan kedinin kurumlu çalımlarına gülümsediğimizde, tanışmamız üzerinden daha iki hafta geçmemişti. Masaları arasında, “ulaşılmaz” kedi Kaktüs’ün yanı sıra cazın dinlendirici ezgilerinin dolandığı kafenin göz yormayan loşluğunda biralarımızı yudumlarken, Oktay “bizimkiler” dediği arkadaşlarıyla tanışmam için beni evine çağırmıştı.

İki gece sonra gittiğim Sarıyer sırtlarındaki ıssız evin, karanlıkta çakan şimşekler yüzünden midir bilmem, belleğimdeki yeri hep iç karartıcıdır. Sağ yanı garaj olan bahçesine bodur çam ağaçları dikilmiş, düzensiz ve bakımsız çiçeklik arasından geçilen iki katlı, kül rengine boyalı, deniz manzaralı bir evdi. Genellikle ikinci katta ve taraçanın denizi gören bölümünde otururduk.

Yağmurlu havalarda taşıtların çıkmasının epey güçleştiği dik yokuşu nerdeyse tırmanarak eve ulaştığımda, Oktay beni kapıda karşılamış, yukarıda bekleyen Nesrin, Ediz ve Sevgi’yle, yani “bizimkilerle” tanıştırmıştı. İkinci kata çıkıldığında sağda, gündüzleri sürekli güneş alan dar ama uzun mutfak; solda ise, karşılıklı raflardaki yığınla kitabın birbirine baktığı oldukça geniş bir salon vardı. Küçük bir kütüphaneyi andırıyordu salon. Cama yakın bölümdeki uzun ahşap masanın üzerinde iki dizüstü bilgisayar, kâğıtlar, kitaplar; çevresinde beş sandalye ve denizi görecek biçimde duvarlara yanaştırılmış üç koltukla fındık ezmesi renginde bir kanepe…

Epey uzun süren sohbet ve tartışmalar boyunca, aynı yerde saatlerce bulunmanın yarattığı sıkıntıyı dağıtabilmek için, bazen içeceklerimizi alarak bu kattan taraçaya çıkar; denizi ve iskeleye bağlı tekneleri izlerdik.

Çoğu insan yaşamın güçlüklerinde boğulmamak için çırpınırken böylesi bir evde oturmak pek az kimsenin payına düşmüştür. Üstelik, Oktay gibi çalışmayan birine düşmesi…  Oktay’a iğneli bir sesle, “Değirmenin suyu nereden geliyor?” diye sorduğumda, sorudaki dokunduruculuğa anlam veremediğini ima eden bir gülümsemeyle, “Bitmeyen bir mirasa kondum!” demişti. Osiris.com ile bağlantılı ilişkilerini sürdürmenin dışında, bazı edebiyat dergilerine öyküler yazıyor ama zamanının çoğunu içrek öğretiler ve gizemli konularla ilgili okumalarla geçiriyordu. Kuşkusuz, Nesrin gibi benzer ilgileri olan bir eşin varlığı da onun ayrıcalıklarından bir başkasıydı. Üstüne basa basa bir sigorta şirketinde çalıştığını öne sürmesine karşın, çalışma saatlerinde sıkça evde karşılaştığımdan, sigorta şirketinin güvenilirliğine ilişkin ön yargılar edinmeme yol açan Nesrin, Oktay’la ayrıcalıklarının farkındaydı. Mutlu görünen yaşamlarındaki tek sorun çocuklarının olmamasıydı. “Orhan’cığım, Nesrin üzülüyor ama çocuk olmaması daha iyi bence!” diyerek konuyu kapamıştı. Bu doğru bir davranıştı, ama nedense böylesi bir duruma içten içe seviniyor gibiydi. Belki de yüzündeki gülümsemeden sevindiği sanısına kapılmıştım: Ediz, sorunlarını çözebilecek yeni tedavileri denemek için zaman zaman çeşitli ülkelerdeki ünlü doktorlara gittiklerini söylediğine göre belirgin bir yanlış kanıydı benimkisi. Ya da, neyse…

İkinci katın parke tabanı dile gelse, “Söyle bakalım aramızda en az kimi seversin?” dese ve bu tehlikeli soruyu yanıtlaması gerekse, büyük olasılıkla duraksamadan Ediz’i gösterirdi. Külüstür Vosvos’una düşkünlüğüyle bilinen Ediz kadar yerinde durmaz biri yoktur desem abartmış olmam. Osiris.com’un Türkçe içeriğinden sorumlu olan Ediz, bir eli sürekli kirli sakalında ya da öne taranmış seyrek saçlarında, bazen de -tartışmalar kızıştığında demek yerinde olacaktır- bir eli sakalındayken öteki eliyle başını kaşıyarak ikinci katın parke tabanının her yanını adımlardı. Neyse ki taraçada oturmayı seviyordu da, o anlarda semazenlerin bitmez dönüşünü izlemekten yorgun düşmüş gibi hissetmekten kurtuluyorduk. Merakı aşan bir ilgiyle araştırdığı gizli örgütlere ilişkin, insanı şaşırtacak ölçüde bilgili olan Ediz, osiris.com’daki işlerinin çoğunu internet üzerinden gereğince görebildiği için genellikle Sarıyer’deki evde bulunurdu. Bulunurdu bulunmasına ama; her an her yerde de karşınıza çıkabilirdi doğrusu.

Sevgi’nin benim için önemini anlamışsınızdır. İkinci katta Oktay tarafından tanıştırıldığımızda gülümsemiş ve yanaklarında beliren gamzeler beni adeta büyülemişti. İlişkiyi ilerletmenin bir yolunu bulmam gerektiğini anladığım an, işte o andı. Modacılar arasında epey tanınan bir fotoğrafçının yardımcısıydı ve bir fotoğraf kursunda ders veriyordu. Az bildiğim konularda gereğinden fazla konuşmamaya özen gösteren biri olmama karşın, çabucak yazıldığım o kursta (Sevgi’nin derslerinde demek istiyorum elbette!) nedense gevezeliğim tutmuştu! Yine de, fotoğraf kuramı kitaplarından aktardıklarıma katlanması gerekmediğini düşünmüştüm Sevgi’nin. Ancak, “fotoğrafın hiçbir zaman kendinde bir güzellik taşıyamayacağına” ilişkin, cafcaflı görünen yüzeysel çıkarımı destekleyici sözlerime nasıl dayanabildiğini bilemiyorum doğrusu. Aslında en usandırıcısı, bir yeniyetmenin dizginlenmesi güç öğrenme isteğiyle sorduklarımdı sanırım: Sayısal değer artınca diyafram kısılacak mı? Net alan derinliği vizörden fark edilebilir mi? Neyse ki fotoğrafa gönül vermişlere özgü ünlü dayanma gücünün dolaylı etkisi sayesinde, işin teknik inceliklerini öğrenme olanağı elde edebilmiştim.

İnsanın bakışını kökten değiştiren fotoğraf tutkusunun dürtüklemesiyle makine almaya karar verdiğimde kursun ikinci haftasıydı. Evet, bunaltıcı ağustos sıcağının nemli bir iç çamaşırı gibi üzerime yapıştığı o haftayı oldukça iyi anımsıyorum. Yardımına ihtiyaç duyduğum Sevgi, fiyatlarından söz ettiği makineleri nerelerden edinebileceğimi söylerken, ilişkimizi olgunlaştırmak isteğini fısıldayan bir davranışla, ikinci el makinelerin satıldığı Sirkeci’deki Hayyam adlı hana, orada kendi işleri de olduğunu öne sürerek birlikte gidebileceğimizi eklemişti. Yalnız, epey kararsız görünüyordu, “Gitmem gerekiyor Hayyam’a ama,” diyordu. “Sonra mı gitsem acaba? Evet, evet…” Olanları, daha da önemlisi olacakları denetimimde sanarak, duraksamasını ortadan kaldırmak için üstelemem gerektiğini sezmiş ve zaman yitirmeden görevimi yerine getirmiştim… Saflık, büyük saflık!

Sözde başka nedenlerle de olsa aynı yerde bulunmanın “rastlantısallığına” inanmış görünerek iki gün sonra Sirkeci’ye gittiğimizde, aramızdaki örtülü yakınlaşmayı fotoğrafla ilgili “yüce” amaçlara bağlayarak görmezden gelmenin rahatlığındaydık. O, böylesi yüce bir amaç için yola çıkmış birine yardım edeceği için mutluluk duyuyor; bense, onunla birlikte alışveriş yapacağım için kendimi şanslı sayıyordum. Ne de olsa ona söylemiştim: Satıcılara hiç güvenmez, fiyatını kestiremediğim mallar için pazarlık ederken türlü güçlükler çekerdim. Uzun sözün kısası, ben şanslıyı oynarken o, bildiklerini paylaşmaktan hoşlananı oynuyordu. Yalnız, satıcılarla ilgili olumsuz düşüncelerimi dinlerken nedense gülümsemeden edemiyordu. Söylediklerimin nerdeyse saçma önyargılar olduğunu ima eden alaycı gülümsemesinin sebebini, ancak Hayyam Han’a vardığımızda anlayabildim: Satıcılar, alışveriş sırasında ne üsteliyor, ne de müşterileri tuzağa düşürerek satışlarını artıracak oyunlar düzenliyorlardı. Satıcılara ilişkin olumsuz deneyimlerin güçlendirdiği yargılarla yaşayan biri olarak, handakilerin kanaatkârlığından o denli etkilenmiştim ki makinelerin fiyatını sormakta bile kararsızlığa düşüyordum. Bir süre, 400 asa, bulb ayarı, balıkgözü mercek gibi fotoğrafçılık terimlerini çevreye saçarak söyleşen iki yaşlı fotoğrafçıya kulak kabartmış, sonunda hanın ön yüzündeki dükkânın vitrininde bulunan fotoğraf gereçlerini incelemeye başlamıştık. Fotoğraf makinelerinin özelliğini anlatırken, gözlerini, birini arıyormuşçasına zaman zaman yolun karşısında gezdiren Sevgi, ayrımlarını kavrayabilmem için makineleri fiyatlarına göre arabalara benzetiyordu, “Nikon BMW’dir,” diyordu, “Pentax Mitsubishi…”

Belki bir rastlantıydı ama o an Sevgi’nin karşı kaldırımdaki uzun boylu, siyah gür saçlı bir adamla göz göze gelerek başını eğdiğini fark etmiştim. Bunu fark ettiğimde adam hızla sağdaki dar sokağa sapıp gözden yitivermiş, Sevgi’yse yeniden camekâna dönmüştü. O an, yüzü pembeleşiveren Sevgi’nin neler gizlediğini bilmeme olanak yoktu.

Yalnız, yüzündeki değişiminin gerisinde yatanı bulmak için sordum: “Tanıdığın biri miydi?”

Yüzünün pembesini ağustos sıcaklarına bağlamak istercesine sol elini yelpaze gibi sallayarak, “Sanırım tanıyorum ama kim olduğunu çıkaramadım,” dedi. Kömür karası gözlerindeki anlık irileşme heyecanını ele verse de kendini çabucak toparlamıştı. Kolumdan tuttu. “Bak,” dedi. “Leica bu!”

Eşsiz bir parçayla karşılaşmış koleksiyoncu gibi gözlerini kırpmadan makineyi izleyerek sorumu geçiştirmek istiyordu belki de.

Leica Rollce Royce’tur!”

Geriye dönüp baktığımda, Sevgi’nin konuyu değiştirme nedeninin derinlerinde, Tanrının Çocukları Cemaati gibi, yaşamımı belirleyebilecek güçteki geniş ağ ile ilişkisinin yattığını o zamanlar kestirebilmemin olanaksızlığını açıklıkla görebiliyorum. Ancak bunca gizemli olaydan sonra bile bütünüyle yanıtlayamadığım bazı sorular, üst üste yığılarak aklımın bir bölümünü ele geçiriyorlar: Sevgi örneğin, gerçekten istediğinden mi yoksa istiyor görünmeye yönlendirildiğinden mi birlikte olmuştu benimle? İrademe aldırmadan beliriveren bu bunaltıcı soruyu yanıtlamaktan ürktüğüm anlarda, neden ikisi de olmasın diyorum: isteme ve yönlendirilme… Zaten bu uğursuz soruyu yanıtlamanın ne denli yıpratıcı olduğunu sanırım yakında siz de anlayacaksınız.

Sözü uzatmadan, havanın yağmura dönüşemeyen nem yüzünden ağırlaştığı o sıcak güne dönersek, Sevgi’nin fotoğrafçılığa yeni başlayanların Skoda’sı dediği Zenit’le, teleobjektif satın alıp, dinlenmek ve serinlemek gibi gayet masum bir gerekçeyle Fulya Caddesi’ndeki evime gittiğimizde ter içinde kalmamıza karşın, Sevgi’nin, kapıyı açarken hissettiğim, terin keskinleştirdiği kokusundan rahatsız olmak şöyle dursun, ona özgü yasemin kokusunu belli etmeden içime bile çekmiştim.

Dışarının bunaltıcılığından kurtularak “serinlediğimiz” o ağustos günü ilişkimiz yepyeni bir boyut kazandı. Sonraki günler birbirimizi daha fazla tanımaya, hatta özlemeye başladık; bir arada olmak istiyor, buluşabilmek için fırsat kolluyorduk. Sürekli birlikte olma isteğiyle geçen ilk ayların sabırsızlığı, bizimkilerin saptamalarını doğrulayarak bir süre sonra aşırılığını yitirse de, Sevgi’yi görmek beni hâlâ heyecanlandırıyordu.

Sanırım ilk kez Susan’ın adını, askıya aldığımız Sarıyer toplantılarına döndüğümüzde işitmiştim. “Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler” başlığında toplanabilecek araştırmalar yürütüp, bunları osiris.com’da tanıştığımız insanlarla paylaştığımız bir dönemdi. Oktay, Kopenhag’da yaşayan, rabbit** takma adlı, epey bilgili ve ilginç biriyle sıkça söyleştiğinden söz ediyordu. İlişkileri ilerleyince adının Susan Moller olduğunu öğrendiğimiz kadın, topluluğumuzun çalışmalarının derinleşmesi için bize çeşitli kitaplar, yazılar önermeye başlamıştı. Belirli bir süre, doyurucu bir düzey tutturduğu ileri sürülebilecek söyleşi konularını Oktay aracılığıyla öğrendik; ancak öyle bir gün geldi ki -o günü hiç unutmam- Oktay; piyango kazandığını öğrenmiş birinin abartılı hareketleriyle, Susan’ın pek az insanın bildiği, bazı ülkelerde örgütlü, içrek bir cemaatin varlığından söz ettiğini söylemişti. İşte serüven burada başlıyordu. Önceleri buna inanmadık, daha doğrusu inanamadık:

Varlığını pek az insanın bildiği bir örgütlenme olabilir miydi hâlâ?

Pekâlâ olabilirdi. Yine de kendimize şunu soruyorduk: Bu konularla gereğinden çok ilgili biz, neden şu şanslı “pek az insan” arasında değildik?

Susan’dan kuşkulanmamıza yol açan soru işte buydu. Onun tavşan görünümüyle ortalığı karıştırmaya çabalayan sahtekâr bir böcek olduğunu öne sürsek de, yeryüzünde kimsenin bilmediği bir örgütlenmenin varlığını, hatta adını sanını bilmenin ayrıcalığını düşledikçe isteğimiz artıyor ve merak tohumları büyüyerek her yanımızı sarıyordu.

Susan, güvenlik kaygısıyla Oktay’ın üstelemelerine direniyor, varlığını öne sürdüğü örgütle ilgili daha fazla bilgi vermekten kaçınıyordu. Rastlantıya bakın ki felsefe günleri için okul tarafından Kopenhag’a gönderilişimin kesinleştiği hafta büyük bir gelişme oldu: Susan, nereden bulduğunu sormamamız koşuluyla, görüşebilirsek sözünü ettiği örgüte ilişkin önemli bir belge vereceğini söyledi. O zamanlar, rastlantının varlığına ve insan yaşamındaki önemine inanırdım. Oysa şimdi, yaşadıklarımda rastlantının etkisinin nerdeyse bir hiç olduğunu anlıyorum. Belki de her şey aklımda dönüp dolaşan kuruntular, birbirine değen fikirlerdi. Emin olamıyorum, bir türlü emin olamıyorum…

Bu haber, Sarıyer’deki evde bayram havası estirmişti. Günlerimiz nasıl bir örgüt olabileceğine ilişkin tahminde bulunmakla geçiyordu. Zaten yerinde durmakta güçlük çeken Ediz, kendini iyiden iyiye yitirmişti; zaman zaman dans eder gibi sekiyor, “Az kaldı, az kaldı!” diyerek seviniyordu. Oktay, doyurulmamış merakımızı yemeklerle bastırmamıza yardımcı oluyor; günlerini mutfakta geçirerek, yemek pişirme konusundaki beceriksizliğini unutturacak çabalara giriyor ve pişirdiklerini beğendiğimizi söyleyince çocuklar gibi seviniyordu. İş yerinden kısa süreliğine izin alan Sevgi, Nesrin’le birlikte ikinci kattaki kitapları karıştırıyor, gizli örgütlerle ilgili bilgisini artırıyordu.

Bense, bizimkilerin yanında ya da derslerde olmadığımda -o sıralar dersleri savsakladığımı da belirtmeliyim- zamanımın çoğunu önemli filmlerin gösterildiği okulun sinema salonunda geçiriyordum. Bir hafta daha sürecek toplu gösterimin ilk haftası olmasına karşın, klasikleşmiş filmleri izlemek isteyenlerin azlığından, genelde boş geçerdi gösterimler.

O hafta gittiğim hemen her filmde Özlem’le karşılaşmıştım. Kırmızı lastik ayakkabılarıyla dikkat çeken Özlem’in yanında hep birileri oluyordu. Çoğunlukla film aralarındaki ayaküstü söyleşilerde tanıştırırdı yanındakileri. Filmin başlamasına az kalmasına karşın, yanındakilerle tanışmama nedense epey önem verirdi. Kısa sürede unutacağım adlarından başka kendileriyle ilgili bir şey bilmediğim adamları da onun gibi gazeteci sanırdım. Bu arada işleri üzerine uzun boylu düşünmediğimi kabul etmeliyim; beni ilgilendirmiyordu ki bu! Herkesin bir işi vardı ne de olsa: kimi yönetici, kimi öğretim görevlisi, kimi de gazeteci… Zaten izlediğimiz filmler dışında konuşmamıştık daha. Aslında Özlem’le, okuldayken bölümlerimiz ayrı olduğundan mıdır bilmem, pek senlibenli olmasak da eski günlerden bir yüz görmek epey hoşuma gidiyordu doğrusu. Son karşılaşmamızda kahve içmeyi önerdiğine göre, bu onun da hoşuna gidiyor olmalıydı.

Aceleyle konuştuğumuz için bu kez beni yanındaki adamla tanıştıramamıştı. Yakınlıklarına bakılırsa, yüzünde büyük olasılıkla bıçakla açılmış bumerang biçimli bir yara izi taşıyan adam sevgilisiydi. Bir an, iri kıyım adamın okuldayken çapkınlığıyla ünlü bu kırmızı ayakkabılı kadının yanında ne denli uzun kalabileceğini düşünmüştüm. Dersim olduğunu ileri sürerek kahve önerisini geri çevirdim. Zaten çabucak Sarıyer’e gidip hafta boyu aksatmadan sürdürdüğümüz toplantıların bir yenisine katılmam gerekiyordu. Ne de olsa düşünü kurduğumuz bilgilere erişmek için pek zamanımız kalmamıştı.

(1 Ağustos 2011 Pazartesi yeni bölümde görüşmek üzere…)

 


*Belirli bir insan topluluğu dışında kimseye bildirilmeyen, yalnızca sınırlı, dar bir çevreye aktarılan ve görünen olayların ardında gizli gerçekler bulunduğu savına dayanan (bilgi), içrek.

**Rabbit, İngilizce’de tavşan.

I – BELGEDEN ÖNCE

August 12th, 2011

3

Kopenhag’a ulaşıp otele yerleştiğimde yağmurlu bir cumartesiydi ve erişmek için sabırsızlandığımız belge dışında kestirmesi güç olaylarla karşılaşacağımı henüz bilmiyordum.

Sunum yaptığımın dışında bir oturuma katılmamıştım. Sık katılanlar bu tür toplantıların ne denli sıkıcı geçtiğini iyi bilirler; insan, yaşamı anlamlı kılacak ya da kökünden değiştirecek bilgileri kaçırmama kaygısıyla salonlar arasında mekik dokur durur. Aslında ortada kaçırılacak yaşamsal bilgiler yoktur. Bu gerçek bilindiği halde, sanki gizli bir güç insanı aynı hareketleri yinelemeye iter. Böyle bir çaba ve telaşın anlamsızlığı bir kez daha fark edilip biraz da yorgunluğun ağırlığı dizlerde duyulmaya başlayınca, herkes kendine uygun bir oturum bulup uykulu gözlerle sunum yapanları izler. Anlatılanlardan uzaklaşan dikkatler anlatanlara kaymıştır artık. Sunum yapanlar belli başlı davranış kalıpları sergilerler; yakın ve uzak gözlüklerini sıklıkla karıştırarak ne denli dalgın ve aynı zamanda düşünceli olduğunu vurgulamak isteyenler; okuma gözlüğü üzerinden konuşan asık yüzlüler; üç beş cümle arasında anlam ve bağlam bakımından tartışılırlığı su götürmez bir sözcük bulup parmaklarını yengeç kıskacı gibi kenetleyerek buldukları sözcüğü çift tırnağa alan “dikkatliler”; sunumlarını esprilerle süsleyenler; izleyicilerle göz göze gelmemek için çaba harcayanlar; yıllardır aynı konular üzerine sunum yapmalarına karşın her defasında, elektriği bulan insanın o anki sevincini ve coşkusunu koruyarak bunu abartılı hareketlerle gösterenler; gözlüklerini çıkarıp baş ve orta parmaklarıyla göz torbalarını ovanlar; sorulara geçilince bazı soruları gülümsemeyle karşılayıp soruyu soranda aptallık edip etmediği kuşkusu uyandırmaya çabalayanlar; soruları ıkına sıkına yanıtlayanlar…

Sonunda Susan ile buluşacağım pazar günü gelmişti. O sabah otelin karşısındaki kiliseden yükselen çan sesleri yardımıyla dehşetli bir karabasandan uyanmış, odadaki balkona çıkıp kilisenin yeşil bakırdan sivri kulesini parlatan güneşle karşılaşmış, Kopenhag koşullarında iyi sayılabilecek havaya güvenerek balkon kapısını açık bırakıp yeniden yatağa uzanmıştım. Çan sesleri içimi açıyor, neyle ilgili olduğunu anımsayamadığım karabasanın tüylerimi diken diken eden etkisi, geniş bir yelken gibi şişirdiği tülün deliklerinden sızıp yüzüme dek ulaşan tatlı esintiyle yumuşuyor, gitgide yitiyordu.

Birkaç saat uyuklayıp kenti dolaşmaya karar verdiğimde Susan’la buluşmama daha iki saat vardı. Otelden çıkıp çevreye bakındığımda, yabancı olduğu kentin birinde ne yöne gitmesi gerektiğini bilemeyen, karşılaşabileceği tehlikelerden ürken, ancak sürprizler için sabırsızlanan bir gezgin gibi duyumsuyordum kendimi. Kaygılı ve istekli… Nereye gitmem gerektiğinin belirsizliğinde sürüklenerek kentin ortasına vardığımda karşılaştıklarım yanlış yola girdiğimin habercisiydiler; hemen her büyük kentte onlarcasının var olduğu uluslararası mağazaların albenili vitrinleri, göz alıcı paketleri, pahalı ürünleri, yüzlerindeki gülümsemeyi korumaya çalışan ince gövdeli satıcıları…

Sınırlı zamanımdan arta kalanı boş yere tüketmeden hızla yönümü değiştirip, kentin öbür yüzünün yansımalarını görebileceğime inanarak, Latin Mahallesi’nin arka bölümünü kaplayan geniş bitpazarını sora sora bulmuştum. Çiçek tarhıyla çevrili pazar epey kalabalıktı, ama görünüşe bakılırsa alışveriş için bitpazarını tercih eden Kopenhaglı çok yoktu; anlaşılan kalabalığın çoğu benim gibi, “kentin öbür yüzünün yansımalarını görmeye istekli” insanlardan oluşuyordu. Peki ama, karşılaştıkları hemen her şeyi belgelemeye çalışan Japonların da aralarında bulunduğu bunca insanın görmeye can attığı şu öbür yüz neydi?

Göçmenler. Evet, göçmen satıcıların varlığı dikkat çekiciydi pazarda! Ayrıca benzer coğrafyalardan gelen insanların sattıkları arasındaki benzerlik: Afrikalılar ağaçtan yontu, deri mask, taklit saat satıyorlardı genellikle; Ortadoğulular eski fotoğraf makinesi, kamera, onarım gereci, ayakkabı, pikap, plak, video, kaset, teyp; Doğu Avrupalılar alkol oranı yüksek içki, kumaşı kalın giysi, kürklü kalpak, kokusu yoğun mum…  

Bitpazarının benim için bir önemi varsa, bu, kentin öteki yüzüne yansıttıklarıyla mı sınırlıydı yalnızca? Belki! Belki de yaşarken önemsiz sayılmasına karşın, ne denli önemli olduğu ileride anlaşılan ve kolaylıkla rastlantıyla açıklanabilecek sıradan bir andı o. Karşıdaki beyaza boyalı kirli binalardan birinin üst katında fotoğraf çeken adamın pencereyi kapatıp içeri girdiğini görmüştüm. O anı kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anımsamama karşın, adamın fotoğrafımı çektiği olasılığı üzerinde çok durmadan saatime bakmış ve Susan’la buluşmak için az zamanım kaldığını fark etmiştim.

Bir an önce verilen adrese gidip zile bastım. Az sonra karşımda donuk suratlı, mavi gözlerini kırpmadan gözlerime diken yaşlı, sıska bir kadın duruyordu. Sağ yandaki yüksek tavanlı salona geçtiğimizde sert bir sesle, “Susan birazdan sizinle görüşecek,” dedi.

Kül rengi uzun giysisinin gerdanını sıkan yakasını çekiştirerek salon kapısına yöneldi, aralığın öte yanındaki kapılardan birini açarak gözden yitiverdi. İçerisi loştu. Akşam güneşinin ölgün ışıkları tülden süzülerek cama yakın koltuğun üzerine düşüyor, gölgeleri, şampanya rengi halıdan ayaklarımın ucuna dek uzanıyordu. Arkamda, sağ yandan üst kata kıvrılarak çıkan, cilası öbek öbek dökülmüş tahta tırabzanlı merdiven ve merdivenin basamaklarını gören duvardaki küp biçimli oyukta turkuaz, seramik bir çanak bulunuyordu.

Önümdeki sehpada duran Lizard* adlı spiritüalizm dergisine uzanırken, kilolu birine ait olabilecek ayak sesleri merdiveni gacırdatmaya başladı. Az sonra, Susan basamaklardan inerken, rabbit takma adını neden kullandığını gözlerinden anlayıverdim. Elinde uzun, mor bir zarf vardı. Tavşan gözlü, tahmin ettiğim gibi kilolu, siyah bol eteğin üzerine parlak kumaştan yine oldukça bol eflatun gömlek giymiş bir kadındı. Işıl ışıl gözlerinden, dolgun ve aynı zamanda tutkulu kadınlara özgü bir sevecenlik okunuyordu. Bilirsiniz; yaşam güçlüklerle doludur ve herkes güçlüklerden korunabileceği zırhı arar durur. İlk izlenimim doğruysa, Susan kendine uygun zırhı bulmuştu.

Çaprazımdaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı.

“İşlerinizi bitirebildiniz mi?” dedi. Öylesine sorulmuş açılış cümlesini, “Evet,” yanıtıyla karşıladım. Gözlerim elleriyle dizi arasındaki mor zarfa kaymıştı.

Bakışlarımı izleyerek sordu: “Bunu istiyorsunuz değil mi?”

Ulaşmak için sabırsızlandığım bilgiler karşımdaki kadının elleri arasında yavaşça çevirdiği mor zarfın içindeydi. Heyecanlanmıştım. Uzattığı zarfı alırken heyecanımı bastıran bir sesle, “Demek dünyayı yöneten gizli el bunun içinde!” dedim.

“Evet,” dedi, açık sarı saçlarının sağ tarafını süsleyen papatya biçimli küçük tokayı düzelterek. “Zarfın içine sığabilecek kadar küçük ama dünyayı avuçlayabilecek kadar büyük bir el.”

Zarfı açmaya yeltenirken tombul parmaklarının ucuyla elime dokundu: “Açmayın isterseniz.” Parmakları sıcacıktı. “Sonra birlikte okursunuz.”

“Kim bunlar söyler misiniz?” dedim. “Masonlar mı?”

“Masonlar görünen bir ağaçsa, bunlar görünmeyen bir orman!” dedi. Sesini, ezber kokan cümleyi işitmemesi gereken birileri varmışçasına kısmıştı.

Zarfı deri çantanın ön gözüne koydum. Susan’la bir süre sohbet ettik. Uzun uzun çalışmalarımızdan söz ettim. Osiris.com, özellikle böceklerin gülünçlükleri hakkında konuşmak ikimizi de şenlendirmişti. Yaşlı kadının getirdiği martinileri içtik. Susan’ın bazı sorulara belirsiz ve bazen şaşırtıcı yanıtlar vermesi dikkatimi çekmişti. Ne iş yaptığını sorduğumda, “Kimileri için büyücülük,” demişti. “Kimileri içinse antikacılık. Ama aslında bir arayış.”

Kim olduğunu açıklamak istemeyen insanların, ya ilgi çekmeye çalışan bir uydurukçu ya da çeşitli görevlerle donatılmış önemli biri olduğunu bildiğimden, verdiği yanıtları anlamış görünüyor, uydurukçuysa çözüleceği ya da açık vereceği anı bekliyor; yok eğer önemli biriyse, kendi isteği olmaksızın ağzından bilgi almanın olanaksızlığını bildiğimi belli ederek, sabırla amacını öğrenmeye çalışıyordum. Ancak çok geçmeden bu gizemli kadının kim olduğunu ve ne iş yaptığını eksiksiz biçimde öğrenebilmenin olanaksızlığını anlamıştım.

Bir ara, akşam bir tören olduğundan söz etti. Görmek ister miydim?

Şaşkın bir yüzle, “Ne töreni?” diye sorduğumda, “İlginç bir şey!” dedi. Ertesi sabah erkenden uçağım kalkacaktı. “Otelle ilişiğinizi keselim isterseniz,” dedi. “Tören sabaha karşı biter, sonra da sizi havaalanına bırakırım.”

Susan’ın konuşmasındaki belirsizlik beni kaygılandırdığı halde, sözünü ettiği ilginç töreni görmek için can atıyordum doğrusu. Peki ya o törene gitmeseydim yaşamım aynı yönde mi ilerlerdi, yoksa başka bir yola mı geçerdi? Bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, merakın çekiciliğiyle yaşanırken insana yalnızca kattıkları düşünülen deneyimimi bu denli çoğaltmayarak, ‘az yaşayan az yıpranır’ ilkesinin sarsılmaz doğruluğuna bırakacaktım kendimi. Ya da, neyse…

Sol eliyle lüle lüle beyaz saçlarını düzelten yaşlı kadının dik bakışları arasında evden ayrıldığımızda saat epey ilerlemişti. Bir süre sonra otelle kilise arasındaki basamakları inerken, sessizliği bozan adımlarımızdan ürken irice bir kuş, sundurmanın kıyısından havalanıp gotik kilisenin sivri kulesine doğru süzüldüğünde, “Biliyor musunuz?” dedim Susan’a, “Sabah bir karabasandan uyandım ve kiliseden yükselen çan sesleri sayesinde kendime gelebildim.” Önemli bir şey duymuşçasına durup yüzüme baktı. Gözlerinde belirgin bir coşku vardı. “Çan seslerini çok severim,” dedi. “Anlatsanıza neler hissettiniz?”

“Kendime geldim hepsi bu. Kiliseyi görünce anımsadım da,” dedim.

Coşkusunu bastıran kuru bir sesle verdiğim yanıt karşısında üstelemesini sürdürmedi. Az sonra otele girdiğimde yürüyüşün ve soğuğun, martinilerin ağırlaştırıcı etkisini tümüyle alıp götürdüğünü yüzüme çarpan sıcaklıktan anladım. Süt köpüğü renginde bir yağmurluk, oturum sırasında dağıtılan kitapçıklar, siyah deri çantaya sığabilecek bir çift çamaşır ve sunuş yazılarından ibaret eşyalarımı çabucak toplayıp otelden ayrıldım.

Taksiye bindiğimizde yağmur atıştırmaya başlamıştı. Çantanın ön gözündeki zarfı yokladım. Yerindeydi. Nereye gittiğimizi öğrenmek istiyordum; ancak Susan nedense isteğimi giderecek bir açıklama yapmıyordu. Gözlerim cama çarpan yağmur damlalarına alıştığı için rahatsız olmuyor, yağmur tıpırtıları giderek sıklaşsa da dışarıyı izleyebiliyordum. Kentin dışına çıkmıştık ve yol kıvrıla kıvrıla bizi tepedeki karanlık koruya götürüyordu. Birkaç dönemeçten geçip birdenbire, ağaçların arasına gizlenmiş bir malikâneyi anımsatan taş yapıyı görünce ürperdim.

Yapının ürpertici etkisinden sıyrılmak için, “Hamlet’in sarayı mı?” diye sordum.

“Hayır,” dedi gülümseyerek. “Usherlar’ın Malikanesi!**”

Kendimi yanında güvende hissettiğim Susan ile ıslanmamak için acele ederek mermer basamakları çıktık ve kanatlı kapının mazgalından Susan’ı gören yaşlı adam bizi içeri aldı. Konuşmadan yüzümüze bakan adam frak giymişti. Yüzüne uygun, köşeli bir sesle, “Törene mi?” diye sordu.

“Hayır,” dedi Susan yukarıyı göstererek. “İzleyeceğiz.”

Soldaki dar ve basık geçidin ucundaki basamaklardan üst kata yönelirken gölgelerimiz sol yanımızdaki tırabzansız merdivenin bitiminden boşluğa düşüyordu. Üst kata çıktığımızda, kapıdaki adamla bir örnek giyinmiş genç biri ağır, ölçülü ve keskin hareketlerle duvara yapışık tabureden doğrulup başını saygıyla eğdi ve yeşil deri kaplı kapitone kapılardan birini açarak bizi boş locaya buyur etti. İçerisi çeşitli bitkilerin hoş kokularıyla doluydu.

“Sanırım zamanında geldik,” dedi Susan.

Çantayla yağmurluğu oturduğum koltuğun kıyısındaki alçak sıraya yerleştirdim. Az sonra, içeriye açılan iki kapısının yanlarındaki yükseltilerde tütsülükler bulunan penceresiz salon dışarıdan gelen seslerle doluverdi:

“Home-Homeop-Homeopa-Homeopaty…”

Sesler gittikçe artıyor, salonun duvarlarına çarparak birbirine karışıyordu. Derken, HOME-HOMEOP-HOMEOPA-HOMEOPATY sesleri daha güçlü bir biçimde işitilir oldu.

Yüksek sesle, “Neler oluyor?” dedim.

Başını kulağıma yaklaştırıp, “Bekleyin ve görün!” dedi.

Bir süre sonra sesler dindi. Tütsülüklerden yükselen dumanlar duvar lambalarının cılız sarı ışıklarıyla birleşerek salonun loşluğuna sisli bir görünüm katıyordu. Susan parmağını karşı duvarda güçlükle seçilen kapıya doğrulttu ve gösterdiği kapıdan az sonra beyaz cüppeler içinde çıkan kadınlı erkekli bir grup insan, sırayla salonun ortasına yürüyüp birbirlerinin omzundan tutarak geniş bir çember oluşturdular. Ben olanları anlamaya çalışırken, kırmızı pelerinli yaşlı bir adam kucağında beyaz beze sarılmış ve her an birine verecekmiş gibi tuttuğu bebekle aynı kapıdan çıkıp ağır adımlarla çember oluşturan insanların ortasına ilerlemişti. Cüppeliler adamı aralarına alıp çemberi yeniden kapamış, kıpırtısız duran ve büyük olasılıkla önderleri olan adamın önünde saygıyla eğilmiş, donuk gözlerini acıma dolu bakışlarla bebeğe dikmişlerdi. Bir süre sonra ışıklar söndürüldüğünde yüzümü locadan içeri çevirdim ama Susan’ın gözlerini karanlıktan seçemiyordum. Neden sonra oturduğum koltuğun kolçaklarını sıkarken parçalı bir hırlamayı andıran sesler işittim. Kesik hırlamalar arasından bir adamın hıçkırıkları yükseliyordu sanki. Bir süre sonra hırlamalar, hüngürtüler, hıçkırıklar, aksırıklar birbirine karışarak duvarlarda yankılanmaya başladı. Yanılıyor muydum? Hayır, yanılmıyordum: Aşağıdakilerin tümü ağlıyordu. Çok geçmeden duvarlardaki lambaların bazıları yandığında az önce çember oluşturan cüppelilerin, çemberi iyice daraltıp birbirlerine sarılarak ağladıkları rahatlıkla seçilebiliyordu. Peki ama neden?

Sorunun yanıtını bulmak için Susan’a döndüm. Gözleri yaşarmıştı. “Neden ağlıyorsunuz?” dedim.

Hıçkırmamak için kendini tutarak, “Rahatlamak… varoluşu unutmak için…” dedi.

Neler olduğunu anlayamıyordum bir türlü. Kanlı bir erginlenme törenine katıldığını düşünerek göreceği acı dolu sahnelere hazırlanabilmek için kendini geren birinin, birdenbire bir komedi filminin çekiminde bulunduğunu anlamasıyla boşalan duygularına benzeyen bir gülme isteği boğazımda düğümlendi. Kendimi güçlükle tuttum. Çemberden ayrılan bir kadın, bebeğin gözlerini saran bezi açtığında aklıma gelen soruyla tüylerim diken diken oldu: Bebek kurban mı edilecekti acaba?

Kadın elindeki bezi çemberden ayrılan bir adama verip yeniden bebeğin karşısına geçti. Cüppelilerin ağlaması kesilmişti şimdi, ancak bebek yürek burkan hıçkırıklarla ağlıyordu. Belli ki az önce büyük bir çaresizlik içinde yaşadığı tuhaflıktan epey ürkmüştü. Ellerini havaya kaldıran kadın, yaşlı adamın kucağındaki bebeğe yüksek sesle, “Hoş geldin, aramıza hoş geldin!” deyince derin bir soluk aldım. Bebeğin kurban edilmeyeceğini anlamanın sağladığı rahatlama içinde neler olacağını görmek için başımı pervaza dayayıp dört gözle aşağıyı izlerken locanın kapısı açıldı. Genç görevliyle göz göze geldiğimizde, “Daha fazla kalamayız,” dedi Susan.

Yağmurluğumla çantamı alıp Susan’ın ardı sıra locadan ayrıldım. İkimiz de sessizdik. Dar basamaklardan inerken açıklama yapma gereği duyan Susan, “Bu insanlar,” dedi. “Yerel bir inanç birliğinin üyeleri. Önemli saydıkları günlerde bir araya gelip ağlar ve tanrıdan günahlarını bağışlamasını dilerler.”

“Hangi günlerde?” diye sordum. “Ne günahı?”

“Kendilerinin ve çocuklarının doğduğu günlerde… Büyük bir günahla var oldukları günlerde yani.”

Ne demek istediğini anlayamamıştım ancak Susan’ın yüzünden yeni bir soru sormamam gerektiği okunabiliyordu. Başımı, söylediklerini anlar, hatta onaylarcasına salladım yalnızca. Az sonra taş yapının önünde bekleyen, nereden geldiğini bilmediğim taksiye bindik. Üzerimdeki şaşkınlığı nerdeyse donduran bir sessizlik içinde havaalanına ilerlerken dışarı baktım. Şimdilik cılız görünen aydınlık, koyu renkli bulutların arasından bata çıka karanlığı yavaşça oyuyordu. Kendimi tuhaf bir düşte sandığım uzun, ilginç ve yorucu günün sonunda ne diyeceğimi bilemiyordum. Kafam karmakarışıktı.

 


*Lizard, İngilizce’de kertenkele.

**E. A. Poe’nun Usherlar’ın Çöküşü adlı öyküsündeki kasvetli malikâne.

 

I – BELGEDEN ÖNCE

August 11th, 2011

4

Uçak havalandıktan birkaç saat sonra İstanbul’daydım. Yol yorgunluğuna, apartman asansörünün çalışmamasından ötürü üçüncü kata yürüyerek çıkmanın güçlüğü de eklenince uyuyakalmış, biri dışında pazartesi günkü dersleri kaçırmıştım. Uyanıp gözümü ovuşturduğumda, sisli tören salonunun belli belirsiz görüntüsü ile tütsülüklerden yükselen dumanlar, rüzgârda kalmış bir perde gibi gözümün önünde titriyordu. Yataktan kalkıp kahve yaptıktan sonra bile üzerimdeki süzgünlükten kurtulamamıştım. Mutfağa yönelip, iki kişilik lake masadaki çiçek kabartmalı cam tabakta duran bayat bisküvilerden geveledim bir süre. Uyku sersemi gözlerle kahve içtim. Neden sonra içeri dolan güneş ışınlarından rahatsız olup masadan kalkarak koridordaki saate baktığımda, son dersi kaçırmamak için acele etmem gerektiğini fark ederek yatak odasına yöneldim. Az sonra siyah çantayı düzenlerken uykulu gözlerime çarpan mor zarfla birlikte Sarıyer’dekileri anımsadım. Zarfın içindekini görmek için bir süre daha beklemeleri gerekecekti.   

Yaklaşık yarım saat sonra okuldaydım. Çökmüş bir halde esneyerek basamakları çıkarken başımı kaldırdığımda, Bölüm Başkanı Koray Hoca’nın iri gövdesini gördüm. Merdiven başında, asistanı Erol’un ağır bir tepsi taşıyan garson dikkatiyle tuttuğu çantayı karıştırıyordu. Aradığını bulamamışçasına söylene söylene çantasını kapatıp Erol’a verdikten sonra ayva biçimli yüzünü basamaklara çeviren Koray Hoca, beni görünce tıkız parmaklarıyla etli kulak memesini çekiştirdi.

“Yerine başkaları mı ders anlatacak sürekli?” dedi. Sesindeki öfkeli tınıyı gizleme gereği duymayan Koray Hoca’nın söylediklerine içten içe sevindiğini belli etmemeye çalışan Erol’un yüzüne, büyüklenen bir anlam oturmuştu.

“Danimarka’daydım,” dedim. “Felsefe Günleri için.”

Basamakları inmeyi sürdürürken, “Sabah okulda olabilirdin ama!” dedi. Anlaşılan benimle daha fazla konuşmak istemiyordu. Az sonra basamakları çıkıp aşağı baktığımda, gözüm, Koray Hoca’yı üç beş basamak geriden izleyen Erol’a takılmıştı. Sıkı sıkı tuttuğu çantayı taşırken dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına kasıldığı fark edilebiliyordu. Erol’un ensesine alay, acıma ve tiksinti kokan bir gülüş yapıştırıp odama çıkmış, çantamı camın yanındaki masaya koymuştum.

Kitaplığı düzenleyip, bilgisayarın tozunu alarak masaya oturduğumda, arkamdaki camdan süzülüp ensemi ısıtan güneş ışınlarının tadını, birazdan gireceğim dersi düşünmenin tasasına rağmen çıkartırken kapı çalınmış ve Ahmet, göbeğinde kümelenmiş yağ tabakasını hoplatan sallantılı yürüyüşüyle içeri girmişti.

Soran bir sesle, “Geciktin?” dedi.

Bir süre ne demem gerektiğini bulamayan gözlerle yüzüne baktım.

“Uyuyakalmışım.”

Onca kilosuna karşın keskin sayılabilecek yüz çizgileri olan Ahmet, kötü bir olayı anımsamışçasına gıdısındaki boğumu kaşıyarak, “Dikkat etsen iyi olur,” dedi. “Koray Hoca homurdanıp duruyor. Unutmadan, derslerine ben girdim gene.”

“Ben de Erol girdi sanmıştım,” dedim. “Az önce Koray Hoca’nın yanında pek kurumluydu da.”

“Okulda olmasaydım muhtemelen onu sokardı. Boşuna mı çantasını taşıttırıyor!”

Söylediklerine gülümseyerek masanın üzerindeki kâğıtları toplamaya başladığımda, dersi kaçırmamak için acele ettiğimi anlayan Ahmet, elini hoşçakal dercesine sallayıp odadan ayrıldı.

Ahmet’in ardından sınıfa yönelmiş, altı dönemdir aynı dersi vermenin rahatlığı ile yaptığım işin bu denli sıradanlaşmasının huzursuzluğu arasında gidip gelerek de olsa görevimi yerine getirmiş, anlatmam gerekenleri anlatmıştım. Ders sonunda ellerim ceplerimde, gelecek soruları beklerken, Arzu alışıldık bilgiçliğiyle, “Hocam,” demişti. “Söylediğiniz bir şeye takıldım: ‘Özgürsün; her şeyi yapabilirsin, ama zorunlu olduğun için.’ Bir yandan saltık özgürlükteki istençten söz edip, öte yandan insanın özgür istencini aşkın bir zorunluluğa bağlamak birbiriyle çelişmez mi?”

İnsanların kolay iletişim kurmasını engellediğini düşündüğüm resmiyet duvarını, aşırı senlibenliliğin yaratabileceği olumsuzlukları da gözeterek, yalnızca sınıfın kapısına örmekle yetindiğimde buna pek sevinmişti Arzu. İlgilendiğim konuları bildiğinden, ilginç denebilecek ve nereden bulduğunu o sıralar kestiremediğim, sorduğumda da doyurucu yanıtlar alamadığım yazılarla zaman zaman odama gelir, bunlar üzerine beni konuşturmak isterdi. Bize benzeyen biri olmasına karşın onu bizimkilerle tanıştırmak için erken olduğunu düşünüyordum nedense. Bir başka saflık! Ancak başka nasıl düşünebilirdim ki? Zaten o sıralar biri çıkıp da, Arzu’nun yaşamımı köklüce değiştirecek bir plan içinde yer aldığını öne sürse sanırım katıla katıla gülerdim. O sıralar, süregelen ilişkimizde böyle bir olasılığın varlığına ilişkin küçük bir ipucu dahi bulmam olanaksızdı. Öte yandan geriye dönüp baktığımda, düşüncemin belirli bir doğrultuda ilerlemesini engelleyen kuşkuların insanı çelişkiye düşüren etkisiyle belki, böyle bir plan içinde yer almayabileceğini de öne sürebiliyorum bir çırpıda. Üstelik hiçbir şey bilmiyor da olabilirdi Arzu. Ancak herkesten kuşkulandığım için onun suçsuzluğu üzerine kurulu bir değerlendirmeyi kabullenmekte çeşitli güçlükler çektiğimi yadsımamalıyım. Her neyse, o güne dönersek, “Sözün sahibi burada olsaydı da, sana bir güzel dersini verseydi!” demiştim.

Gömleğinin kollarını sıvayınca iri saatinin yanındaki ince telden gümüş bileziği açığa çıkan Arzu önemsemeyen bir sesle, “Sanmam,” dedi.         

“Anlamaya çalışmalısın, ilk yılın değil bu! Aracısız olarak her şeyi anlamlandırabilme, yerli yerine koyabilme düşüncesi hâlâ tuhaf mı geliyor sana?”

Kendinden emin bir sesle, “Ne yalan söyleyeyim,” dedi. “Hâlâ tuhaf geliyor. Başınız sıkışınca topu başka yerlere atıp kurtulduğunuzu düşünüyorum üstelik.”

Gülümsedim. “Belki de doğru söylüyorsun; topu atan benim, ama onu atmamın nedeni üzerine ya da gideceği yeri belirleyenin yalnızca isteğimle sınırlı kalıp kalamayacağı üzerine düşünsen biraz da. Okumalıyız Arzu, okumalıyız!”

Mavi gözleri ışıldayan Arzu, “Evet hocam okumalıyız,” dedi. “Yoksa toplar kendi başlarına yürümeye başlayacaklar.”

Zeki kadınları hep sevmişimdir. Bir başka zeki kadın beni Sarıyer’deki evde bekliyordu. Eve vardığımda yalnızca Sevgi’nin değil herkesin büyük bir merak içinde bekleştiğini gördüm. Belli ki çantadaki zarfı bekliyorlardı, ancak yolu gözlenen kişi olmanın saygınlığından aldığım zevki uzatabilmek adına her yolu denedim; töreni, bitpazarını, Susan’ın tavşan gözlerini, yaşlı kadının delici bakışlarını, oteli ve kilise kulesine varıncaya değin Kopenhag’a ilişkin anımsadığım hemen her şeyi anlattım. Kuşkusuz ilgilerini en çok o tuhaf tören çekmişti; ancak haklı sabırsızlıkları törenin ayrıntılarını öğrenme isteğinin önüne geçti ve sonunda Ediz sağ eliyle kaşıdığı saçından dökülen kepekleri sol eliyle yakalamaya çalışır gibi öne atılarak seslendi.

“Oku!”

 (3 Ağustos Çarşamba günü yeni bölümde buluşmak üzere.)

II – KUŞKU

August 10th, 2011

1

Zarfı açmanın sırasıdır.

Sıra belgeyle başlayan günlere gelmişti. Sürprizlerle dolu altı uzun güne…

Okudum. İngilizce yazıyı çevirerek okudum:

“Fransa’da kuruldu cemaat

İçrek değildi önceden

Kimse bilmez bunları

Her ülkeden sınavla seçerler,  hiyerarşiye kattıklarını

Ve Tanrının Çocukları Cemaati’dir adları”

“Bu kadar kısa mı?”

Konuşan Sevgi’ydi. Yeniden okudum.

Oktay, ilk kez karşılaşanlara gülünç gelen, ancak onu tanıyanlarca kıvrak zekâsının alameti farikası sayılan karga burnunu kaşırken, “Tanrının Çocukları!” diyerek yerinden doğruldu. Tüm dikkatimiz ona yönelmişti. Arkasındaki kitaplıktan bir kitapla döndüğünde işaret parmağını havaya kaldırıp, “Bir saniye!” dedi. Bir süre sonra “İşte buldum!” diyerek, kapanmaması için sağ elinin parmaklarını sol elindeki kitaba yerleştirdi. “Tanrının Çocukları adının nerden geldiğini buldum: Yuhanna, Öncesiz Söz.” Ardından okumaya başladı:

“…Tanrısal söz dünyadaydı. Tanrı dünyayı O’nun aracılığıyla oluşturdu, ama dünya O’nu bilmedi. Kendi halkına geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi.

Kendisini kabul edenlerin tümüne -O’nun adına iman edenlere- Tanrının çocukları olma yetkisi verdi. Onlar doğal kan ilişkisinden, bedenin isteğinden ya da insan isteğinden doğmadılar; Tanrı’dan doğdular…”

Son cümleyi yeniden okudu:

Tanrı’dan doğdular… ” Neden sonra sordu, “Hıristiyan bir topluluk mu bunlar acaba?”

Gözüm belgeyi tararken, “Hiyerarşiye kattıklarını farklı ülkelerden seçtiklerine göre

öyle olmamalılar,” dedim. “Başka içrek örgütler gibi dinsel özellikleri bulunmasına karşın bütünüyle dinsel değillerdir büyük olasılıkla.”

Sevgi, uzun ve bakımlı tırnaklarını masada tıklatıp bir sigara yakmıştı. Anımsadığı önemli şeyi birazdan söyleyeceğinin anlaşıldığı, kalemle belirginleştirilmiş olduğundan daha da iri görünen üzüm karası gözlerini sessizce günbatımını karşılayan denizden, masadaki fincana çevirerek, “Gül-Haçlar da kendilerine ışığın çocukları derler,” dedi.

Susmuştuk. Sessizliği ilk bozan Nesrin oldu: “Tapınakçılar* olabilir mi bu cemaat?”

“Her yerde Umberto Eco’nun gölgesi dolanıyor: Plan’ı unutun, Sarkaç’ı unutun!”** diyen Oktay, tahmin kokan soruya dudak bükmüştü. “Ne yazık ki böyleyiz biz: Komplo kuramlarının çekiciliğine hemencecik kaptırıveririz kendimizi.”

“Gizli örgütleri araştıran kim peki? Biz değil miyiz!” derken sesini biraz yükselten Ediz kızmış görünüyordu.

“Evet, ama sen de biliyorsun ki araştırmak inanmak değildir.”

“Bazen söylediklerine şaşıyorum! Bunca örgüt yalnızca araştırılmak için mi var? Hiç mi etkisi yok bunların, hiç mi önemi yok?”

 Bir süre suskun kalan Oktay, ellerini Ediz’e doğrultup, insanın var olmak için kendinden başka bir güce ihtiyaç duymadığını savunanlara ısrarla karşı çıkarak, insanın çeşitli güçlerce var edilip yönlendirildiğine inananları rahatsız edecek bir kararlılıkla, “Sen varsın,” demişti. “Yalnız sen!”

Sakalını kaşıyan Ediz, yarattığı etkiye sevinmişe benziyordu. “Bu da komplo sayılabilir; insanları komplonun yokluğuna inandırmaya çalışmak da pekâlâ komplo sayılabilir!”

“Öyle demiyorum,” dedi Oktay. “Komplonun kaynağını göstermek istiyorum. Belki de çokuluslu şirketler egemenliklerini pekiştirmek için insanları türlü yöntemlerle, dünyayı erişilemez ve anlaşılamaz bazı örgütlerin yönettiğine inandırıyorlar; ne de olsa insanlar tarih boyunca böyle tuhaflıklara ve bütünüyle açıklanamayana hep düşkün olmuşlardır. Çevrelerindeki gelişmeleri kavramak güçleştiğinde komplo kuramlarının ‘açıklayıcılığına’ sığınmak huzur verir bazılarına… Böyle bir yaklaşımın hastalıklı bir kuşkuculuk belirtisi ve insanın tarihin akışındaki etkisini küçülten, üstelik yok sayan tehlikeli bir işlevi olduğunu düşünüyorum.”

“Tanrının Çocukları Cemaati de benzer bir uydurma olabilir diyorsun öyleyse,” dedi Nesrin. “Bir an gerçek olduğunu varsaysak bile gizli bir cemaatten neden haberdarız bunu anlamıyorum bir türlü! Bizimle mi uğraşıyorlar, Susan çeşitli dolaplar mı çeviriyor yoksa?”

“Arkadaşlar yazıyı kolay elde etmediğimizi unutmayalım!” deme gereği duyduğumda, elinde fincanıyla kanepeye geçip kahvesini yudumlayan Sevgi, fincanı iki eliyle kavrayarak, “Belgenin değerinin ve cemaatin öneminin anlaşılması için bu yolu tercih etmiş, bilerek güçlük çıkarmış olabilir. Elektronik postayla gönderseydi belki de şöyle bir bakmakla yetinecektik o kısacık yazıya,” demişti.

“Abartmayalım!” dedi o sıra Oktay. “Bilgilendirildik, hepsi bu. Gerçek olup olmadığını bile bilmiyoruz cemaatin. Kaldı ki, gerçek olsa bile, bir avuç insandan ibaret olmadığı nereden belli? Bilirsiniz, bazen üç beş kişi bir araya gelip kendilerine gizemli bir görünüm vererek büyük bir grupmuş izlenimi yaymaya çalışır, bazı insanları etkileyip çıkar elde eder ya da şişirilmiş varlıklarına inananların sayısını çoğaltarak güçlerini artırırlar… Kuşkusuz, bunları söyledim diye, bunca güçlükle elde ettiğimiz belgeyi değersizleştirmek istemiyorum. Tersine, gizlememiz bile gerekiyor belgeyi bence; ne de olsa güvenli bir yerde bulunmasında yarar var.”

“O işi ben üstleniyorum,” diyen Nesrin’e belgeyi uzatmak için yerimden güçlükle doğrulmuştum. Bunca uykusuz saatten sonra yorgunluk yük olup omuzlarıma biniyordu artık. Yine de gün ağarana dek süren konuşmaların tümüne, gözlerimi ara sıra uzunca yumarak da olsa katılmayı başarabilmiştim. Ana konumuz, cemaatin kimliğinden uzaklaşıp Susan’ın belgeyi verme nedenine yönelmişti: Oynuyor muydu bizimle, cemaat için mi çalışıyordu, bilmediğimiz amaçlar mı güdüyordu?.. Ne yazık ki kuşku dolu sorulardan doğruya yakınını seçmek olanaksızdı, en azından bunu anlamıştık. Sabaha doğru, omuzlarımdaki ağırlığı hafifletmek için başımı yana eğerek gerindiğimde gözüm dışarı kaydı. Laciverdimsi deniz, vadideki evlerin kıyısından kızıl bir çizgiyle sınırlı ufka uzanıyor; gün yeni ışıdığı için güç seçilen iskelede demirli tekneler, boyunlarındaki iplerden kurtulmaya çalışıyormuşçasına geriniyorlardı. İçerideki sessizliğe dönerken saate bakıp, “Neyse bugünlük yeter; dinlenelim, yarın akşam yeniden burada buluşuruz,” diyen Ediz’e kimse karşı çıkmadı.

Sevgi’yle ertesi gün Tarihi Yarımada’da fotoğraf çekmek için sözleşip, enseme sokulmaya çalışan sabah ayazından korunmaya çalışarak bitkin bir durumda eve döndüğümde uyumaya başlamış, ara sıra uyansam da günün tümünü uykunun egemenliğinde geçirmiştim. Sonraki sabah, düşümdeki sıcak ve ıslak yumuşaklıktan uyanıp yataktan sarkan yorganı üstüme çekerek bir süre daha uyudum. Bir iki saat geçmeden yüzümde oynaşmaya başlayan güneş ışınlarının üstelemesiyle uyanarak saate bakma gereği duyduğumda, sabahki dersi yine kaçırdığımı fark ederek çaresizce doğruldum. Asık yüzünü şimdiden görebildiğim Koray Hoca’yla karşılaşmamanın yolunu aradıktan sonra, en iyisinin dersi kaçırışımı uygun bir gerekçeyle bölüme yazılı bildirmek olduğuna karar vererek okula gittiğimde, içimde yalnızca Sevgi’yle buluşup fotoğraf çekmek için sabırsızlanan güçlü istek vardı. Sıkıcı derslerin ardından rahatlamanın en iyi yollarından birinin, ağızda bırakacağı kötü tadı göze alarak, üst üste yakılan sigaralara eşlik eden bir fincan kahve olduğu inancıyla, ancak sigara içen bir maymuna yakışabilecek gülünçlükteki yüzümle izmariti ısırarak elektronik postalara bakınırken şaşırtıcı bir şey olmuş; başlat sekmesi isteğim dışında üç kez açılıp kapanmıştı. O an başımı bilgisayardan kaldırıp dışarı baktığımda, okulun karşısındaki, önemini şimdilik bilmediğim İkbal Lokantası’nın camını silen adama kaymıştı gözüm. Camı, yukarı tırmanmaya çalışırcasına silen kilolu adam yalnız elindeki bez parçasını değil, üzerindeki külrengi kazağı da kullanıyor gibiydi. Sigarayı kül tablasına bastırırken, “Salak bilgisayarın ne zaman ne yapacağı belli olmuyor!” diye söylenerek, içimdeki kuşkunun uyanmasına engel olup okuldan ayrılmıştım.

Geçen hafta aldığı izni telafi edebilmek için kısa sürede işe dönmesi gerektiğini söyleyen Sevgi’yle buluştuğumuz Tarihi Yarımada’nın doğu ucundaki Sultanahmet Meydanı’na yürürken, sigaralar ve kahveden kalma acılığı dindirmek için sıkça yutkunarak, alandaki kalabalıktan yükselen uğultunun izin verdiği ölçüde sıkıcı günü anlattığımda, yüzüme yansıyan iç darlığının geçmesini istediğinden mi, başka bir amaç güttüğünden mi bilmem ama gamzelerini açığa çıkaran gülümsemesiyle, “Neyse, biraz fotoğraf çekmek iyi gelir sana!” diyen Sevgi, çantasından makinesini çıkarıp, “Başlayalım mı?” demişti. O, Sultanahmet Meydanı’ndaki tarihi dokulara ilgi gösterirken; ben, çam, çınar, akasya, erguvan, meşe, sedir ve ladin ağaçlarıyla bezeli meydandaki sıralardan birine kurulup Zenit’ime taktığım teleobjektif yardımıyla çevredeki insan yüzlerine yönelmiştim.

Bir süre sonra, işyerine geç kalmamak için acele eden Sevgi’den ayrılıp Sarıyer’e gittiğimde, bizimkileri olağandan sessiz bulunca afalladım bir an. Yoksa Oktay’ın karşı çıkmasına aldırmayıp komplo kuramlarıyla ilintilendirilen belgeden mi konuşulmuştu gene? Bir süre Oktay’ın, önemli bir edebiyat dergisinde yayımlanan öyküsüne bakındım. Neden sonra düşünceli düşünceli sigara içen Nesrin’e “Ne oldu?” deme gereği duyduğumda, Oktay’ın yüzü “Bir şey yok!” dercesine hareket ederken, sigarasından derin bir fırt çeken Nesrin, “Bu sabah izlendim ben!” deyiverdi.

 Söylediklerini anlamaya çalışır gözlerle süzdüğüm Nesrin anlatmayı sürdürdü: “Oktay her zamanki gibi Gümüşsuyu’ndaki, şu sarı masa örtüleriyle ünlü İtalyan restoranına gittiğinde, sahil yolunda yürümek için aşağı inmiştim. Yürürken, zaman zaman yavaşlıyor; derince soluk alıp kollarımla iki yanda daireler çiziyordum. Yine öyle bir an, arkamdan birinin geldiğini fark ettim. Benim gibi sabah sporu yapan biridir diye üzerinde çok durmadım önce, ancak önlem almamazlık da etmedim tabii: Her yavaşladığımda çaktırmadan arkamdaki gölgenin yavaşlayıp yavaşlamadığına bakınıyordum, ne var ki benimle birlikte o da sürekli yavaşlıyordu! Gazete bayinin yanından geçerken cesaretimi toplayıp arkama döndüm. Uzun kahverengi atkılı, rüzgârda dağıldığı için kuş yuvasını andıran gür saçlı, uzun burunlu biriydi. Onu süzmeme aldırış etmeden soğukkanlı adımlarla bana doğru yürümeyi sürdürdü. Çok geçmeden çevreye sinsi bakışlar atan yeşil gözlerini seçebileceğim kadar yaklaşan adamın görüntüsünden epey rahatsız olmuştum. Hızlı adımlarla yolun karşısına geçtim ama artık arkama dönüp bakamıyordum. Eve varıncaya dek o uğursuz adamla yine karşılaşacağım diye epey tedirgin oldum. Neyse ki bir daha görmedim onu.”

Nesrin, anlattıklarını bitirince yorumlarımızı duymak ister gibi bizlere bakarken, ortalıkta sakalını kaşıyarak dolanan Ediz, aklımızın kıyısına gizlenmiş, büyük olasılıkla boy göstermesini istemediğimiz o önemli kuşkudan kaçamayacağımızı anımsatan bir sesle, “Oktay pek oralı değil ama Tanrının Çocukları’nca sınanıyor olamaz mıyız?” dedi. Böylesi bir olasılığın akla yatkınlığı su götürmese de, içerideki sessizliğe bakılırsa kimse bunun doğruluğuna inanmak istemiyordu. O sırada, telefonu şiddetle çalmaya başlayan Oktay, telefondaki adı görünce bir an duraksadı. Çok geçmeden, yalnız konuşmak için gittiği mutfaktan döndüğünde, telefon tutan elini Ediz’le Nesrin’e doğrultup, “Yeniden söylüyorum,” dedi. “İstanbul’da yaşıyoruz, ne yazık ki her tür insanla karşılaşmak mümkün burada! Tanrının Çocukları Cemaati’ni de nerden çıkarıyorsunuz. Etrafta sapık bol! Adamın biri ardına düşmüştür Nesrin’in, yüz bulamayacağını anlayınca da kaybolmuştur ortalıktan!”

Nesrin’in aldırmaz bir sesle, “Belki,” demesi konuyu kapatıvermişti.

O gün, ne belgeden ne de Susan’ın belgeyi verme nedeninden söz ettik bir daha.

(4 Ağustos Perşembe günü yeni bölümde görüşmek üzere.)

 


*Tapınakçılar diye de bilinen Tapınak Şövalyeleri, I. Haçlı Akınları sırasında örgütlenmiş askeri ve dinsel bir tarikattı. Hıristiyanlar Kudüs’ü ele geçirdiğinde ortaya çıkmışlardı ve Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nda kalır, adlarını, koruyucusu oldukları bu tapınaktan alırlardı. Zaman içinde güçlenen tarikat, kutsal topraklarla sınırlı kalmayarak tüm Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa’da yaygınlaştı. Hac için Kudüs’e gelen zengin hacılardan, canlarını ve mallarını korumaları karşılığında aldıkları yüklü komisyonlarla ekonomik güçlerini artırdılar. Bireylere ve kurumlara faizle borç vermekteydiler ama en önemli müşterileri krallardı ve verdikleri kredilerle pek çok kez kraliyet birikimlerini batmaktan kurtarmışlardı. Kurdukları düzenden ötürü onlar için modern bankacılığın öncüleri de denilmektedir. Doğu gizem ve gizlerini öğrenerek bâtıni olan tarikat, kuşkusuz yalnızca ekonomik ve askeri çalışmalar yürütmüyordu. Kudüs, 1291 yılında Müslümanların eline geçince burada hiçbir Tapınakçı kalmamıştı. Ancak Avrupa’da hâlâ oldukça güçlülerdi ve bu durum Fransa Kralını rahatsız ediyordu. Kral Philippe’in bastırması ve Papa V. Clemens’in buyruğuyla 1308’de tutuklanmaya başladılar. Erginlenme törenlerinde eşcinsel davranışlar sergiledikleri, şeytancı, putperest, büyücü ve Müslümanlarla ilişkide oldukları suçlamalarıyla yargılandılar. Yoğun işkencelerle şövalyelerin çoğuna suçlamalar kabul ettirildi. Yedi yıl süren yargılama sonunda Tapınakçılar yasaklandı ve büyük üstatları Molaylı Jacques yakılarak öldürüldü. Tapınakçıların sonuna ilişkin çok sayıda yorum bulunmaktadır: Bir yoruma göre, bu süreçten sonra yeraltına çekildiler ama hiç yok olmadılar ve öç alabilmek için varlıklarını masonluk, gül­-haçlık gibi adlarla bugüne değin sürdürdüler. Tapınakçılar; çağlar boyu hem şarlatanların hem de Dante Alighieri’den Umberto Eco’ya kadar birçok yazarın ilgisini çekmiş, onlarla ilgili anlatılan birbirinden farklı öykülerin çokluğu belirsizliklerini ve çekiciliklerini artırarak bilimcilerin, sanat tarihçilerinin, televizyoncuların, yayıncıların ve yazarların kazanç sağladıkları etkin bir işkoluna dönüşmüşlerdir.

 

**Umberto Eco’nun, Tapınak Şövalyelerinin belirledikleri bir planı gerçekleştirmek için yıllardır varlıklarını sürdürdüklerini tutarlı görünen gerekçelerle aktaran bir ruh hastasını konu edinen, örtülü bir ironiyle kaleme aldığı Foucault Sarkacı adlı romanına göndermede bulunuluyor.    

bolumler
Photobucket