3
Kopenhag’a ulaşıp otele yerleştiğimde yağmurlu bir cumartesiydi ve erişmek için sabırsızlandığımız belge dışında kestirmesi güç olaylarla karşılaşacağımı henüz bilmiyordum.
Sunum yaptığımın dışında bir oturuma katılmamıştım. Sık katılanlar bu tür toplantıların ne denli sıkıcı geçtiğini iyi bilirler; insan, yaşamı anlamlı kılacak ya da kökünden değiştirecek bilgileri kaçırmama kaygısıyla salonlar arasında mekik dokur durur. Aslında ortada kaçırılacak yaşamsal bilgiler yoktur. Bu gerçek bilindiği halde, sanki gizli bir güç insanı aynı hareketleri yinelemeye iter. Böyle bir çaba ve telaşın anlamsızlığı bir kez daha fark edilip biraz da yorgunluğun ağırlığı dizlerde duyulmaya başlayınca, herkes kendine uygun bir oturum bulup uykulu gözlerle sunum yapanları izler. Anlatılanlardan uzaklaşan dikkatler anlatanlara kaymıştır artık. Sunum yapanlar belli başlı davranış kalıpları sergilerler; yakın ve uzak gözlüklerini sıklıkla karıştırarak ne denli dalgın ve aynı zamanda düşünceli olduğunu vurgulamak isteyenler; okuma gözlüğü üzerinden konuşan asık yüzlüler; üç beş cümle arasında anlam ve bağlam bakımından tartışılırlığı su götürmez bir sözcük bulup parmaklarını yengeç kıskacı gibi kenetleyerek buldukları sözcüğü çift tırnağa alan “dikkatliler”; sunumlarını esprilerle süsleyenler; izleyicilerle göz göze gelmemek için çaba harcayanlar; yıllardır aynı konular üzerine sunum yapmalarına karşın her defasında, elektriği bulan insanın o anki sevincini ve coşkusunu koruyarak bunu abartılı hareketlerle gösterenler; gözlüklerini çıkarıp baş ve orta parmaklarıyla göz torbalarını ovanlar; sorulara geçilince bazı soruları gülümsemeyle karşılayıp soruyu soranda aptallık edip etmediği kuşkusu uyandırmaya çabalayanlar; soruları ıkına sıkına yanıtlayanlar…
Sonunda Susan ile buluşacağım pazar günü gelmişti. O sabah otelin karşısındaki kiliseden yükselen çan sesleri yardımıyla dehşetli bir karabasandan uyanmış, odadaki balkona çıkıp kilisenin yeşil bakırdan sivri kulesini parlatan güneşle karşılaşmış, Kopenhag koşullarında iyi sayılabilecek havaya güvenerek balkon kapısını açık bırakıp yeniden yatağa uzanmıştım. Çan sesleri içimi açıyor, neyle ilgili olduğunu anımsayamadığım karabasanın tüylerimi diken diken eden etkisi, geniş bir yelken gibi şişirdiği tülün deliklerinden sızıp yüzüme dek ulaşan tatlı esintiyle yumuşuyor, gitgide yitiyordu.
Birkaç saat uyuklayıp kenti dolaşmaya karar verdiğimde Susan’la buluşmama daha iki saat vardı. Otelden çıkıp çevreye bakındığımda, yabancı olduğu kentin birinde ne yöne gitmesi gerektiğini bilemeyen, karşılaşabileceği tehlikelerden ürken, ancak sürprizler için sabırsızlanan bir gezgin gibi duyumsuyordum kendimi. Kaygılı ve istekli… Nereye gitmem gerektiğinin belirsizliğinde sürüklenerek kentin ortasına vardığımda karşılaştıklarım yanlış yola girdiğimin habercisiydiler; hemen her büyük kentte onlarcasının var olduğu uluslararası mağazaların albenili vitrinleri, göz alıcı paketleri, pahalı ürünleri, yüzlerindeki gülümsemeyi korumaya çalışan ince gövdeli satıcıları…
Sınırlı zamanımdan arta kalanı boş yere tüketmeden hızla yönümü değiştirip, kentin öbür yüzünün yansımalarını görebileceğime inanarak, Latin Mahallesi’nin arka bölümünü kaplayan geniş bitpazarını sora sora bulmuştum. Çiçek tarhıyla çevrili pazar epey kalabalıktı, ama görünüşe bakılırsa alışveriş için bitpazarını tercih eden Kopenhaglı çok yoktu; anlaşılan kalabalığın çoğu benim gibi, “kentin öbür yüzünün yansımalarını görmeye istekli” insanlardan oluşuyordu. Peki ama, karşılaştıkları hemen her şeyi belgelemeye çalışan Japonların da aralarında bulunduğu bunca insanın görmeye can attığı şu öbür yüz neydi?
Göçmenler. Evet, göçmen satıcıların varlığı dikkat çekiciydi pazarda! Ayrıca benzer coğrafyalardan gelen insanların sattıkları arasındaki benzerlik: Afrikalılar ağaçtan yontu, deri mask, taklit saat satıyorlardı genellikle; Ortadoğulular eski fotoğraf makinesi, kamera, onarım gereci, ayakkabı, pikap, plak, video, kaset, teyp; Doğu Avrupalılar alkol oranı yüksek içki, kumaşı kalın giysi, kürklü kalpak, kokusu yoğun mum…
Bitpazarının benim için bir önemi varsa, bu, kentin öteki yüzüne yansıttıklarıyla mı sınırlıydı yalnızca? Belki! Belki de yaşarken önemsiz sayılmasına karşın, ne denli önemli olduğu ileride anlaşılan ve kolaylıkla rastlantıyla açıklanabilecek sıradan bir andı o. Karşıdaki beyaza boyalı kirli binalardan birinin üst katında fotoğraf çeken adamın pencereyi kapatıp içeri girdiğini görmüştüm. O anı kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anımsamama karşın, adamın fotoğrafımı çektiği olasılığı üzerinde çok durmadan saatime bakmış ve Susan’la buluşmak için az zamanım kaldığını fark etmiştim.
Bir an önce verilen adrese gidip zile bastım. Az sonra karşımda donuk suratlı, mavi gözlerini kırpmadan gözlerime diken yaşlı, sıska bir kadın duruyordu. Sağ yandaki yüksek tavanlı salona geçtiğimizde sert bir sesle, “Susan birazdan sizinle görüşecek,” dedi.
Kül rengi uzun giysisinin gerdanını sıkan yakasını çekiştirerek salon kapısına yöneldi, aralığın öte yanındaki kapılardan birini açarak gözden yitiverdi. İçerisi loştu. Akşam güneşinin ölgün ışıkları tülden süzülerek cama yakın koltuğun üzerine düşüyor, gölgeleri, şampanya rengi halıdan ayaklarımın ucuna dek uzanıyordu. Arkamda, sağ yandan üst kata kıvrılarak çıkan, cilası öbek öbek dökülmüş tahta tırabzanlı merdiven ve merdivenin basamaklarını gören duvardaki küp biçimli oyukta turkuaz, seramik bir çanak bulunuyordu.
Önümdeki sehpada duran Lizard* adlı spiritüalizm dergisine uzanırken, kilolu birine ait olabilecek ayak sesleri merdiveni gacırdatmaya başladı. Az sonra, Susan basamaklardan inerken, rabbit takma adını neden kullandığını gözlerinden anlayıverdim. Elinde uzun, mor bir zarf vardı. Tavşan gözlü, tahmin ettiğim gibi kilolu, siyah bol eteğin üzerine parlak kumaştan yine oldukça bol eflatun gömlek giymiş bir kadındı. Işıl ışıl gözlerinden, dolgun ve aynı zamanda tutkulu kadınlara özgü bir sevecenlik okunuyordu. Bilirsiniz; yaşam güçlüklerle doludur ve herkes güçlüklerden korunabileceği zırhı arar durur. İlk izlenimim doğruysa, Susan kendine uygun zırhı bulmuştu.
Çaprazımdaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı.
“İşlerinizi bitirebildiniz mi?” dedi. Öylesine sorulmuş açılış cümlesini, “Evet,” yanıtıyla karşıladım. Gözlerim elleriyle dizi arasındaki mor zarfa kaymıştı.
Bakışlarımı izleyerek sordu: “Bunu istiyorsunuz değil mi?”
Ulaşmak için sabırsızlandığım bilgiler karşımdaki kadının elleri arasında yavaşça çevirdiği mor zarfın içindeydi. Heyecanlanmıştım. Uzattığı zarfı alırken heyecanımı bastıran bir sesle, “Demek dünyayı yöneten gizli el bunun içinde!” dedim.
“Evet,” dedi, açık sarı saçlarının sağ tarafını süsleyen papatya biçimli küçük tokayı düzelterek. “Zarfın içine sığabilecek kadar küçük ama dünyayı avuçlayabilecek kadar büyük bir el.”
Zarfı açmaya yeltenirken tombul parmaklarının ucuyla elime dokundu: “Açmayın isterseniz.” Parmakları sıcacıktı. “Sonra birlikte okursunuz.”
“Kim bunlar söyler misiniz?” dedim. “Masonlar mı?”
“Masonlar görünen bir ağaçsa, bunlar görünmeyen bir orman!” dedi. Sesini, ezber kokan cümleyi işitmemesi gereken birileri varmışçasına kısmıştı.
Zarfı deri çantanın ön gözüne koydum. Susan’la bir süre sohbet ettik. Uzun uzun çalışmalarımızdan söz ettim. Osiris.com, özellikle böceklerin gülünçlükleri hakkında konuşmak ikimizi de şenlendirmişti. Yaşlı kadının getirdiği martinileri içtik. Susan’ın bazı sorulara belirsiz ve bazen şaşırtıcı yanıtlar vermesi dikkatimi çekmişti. Ne iş yaptığını sorduğumda, “Kimileri için büyücülük,” demişti. “Kimileri içinse antikacılık. Ama aslında bir arayış.”
Kim olduğunu açıklamak istemeyen insanların, ya ilgi çekmeye çalışan bir uydurukçu ya da çeşitli görevlerle donatılmış önemli biri olduğunu bildiğimden, verdiği yanıtları anlamış görünüyor, uydurukçuysa çözüleceği ya da açık vereceği anı bekliyor; yok eğer önemli biriyse, kendi isteği olmaksızın ağzından bilgi almanın olanaksızlığını bildiğimi belli ederek, sabırla amacını öğrenmeye çalışıyordum. Ancak çok geçmeden bu gizemli kadının kim olduğunu ve ne iş yaptığını eksiksiz biçimde öğrenebilmenin olanaksızlığını anlamıştım.
Bir ara, akşam bir tören olduğundan söz etti. Görmek ister miydim?
Şaşkın bir yüzle, “Ne töreni?” diye sorduğumda, “İlginç bir şey!” dedi. Ertesi sabah erkenden uçağım kalkacaktı. “Otelle ilişiğinizi keselim isterseniz,” dedi. “Tören sabaha karşı biter, sonra da sizi havaalanına bırakırım.”
Susan’ın konuşmasındaki belirsizlik beni kaygılandırdığı halde, sözünü ettiği ilginç töreni görmek için can atıyordum doğrusu. Peki ya o törene gitmeseydim yaşamım aynı yönde mi ilerlerdi, yoksa başka bir yola mı geçerdi? Bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, merakın çekiciliğiyle yaşanırken insana yalnızca kattıkları düşünülen deneyimimi bu denli çoğaltmayarak, ‘az yaşayan az yıpranır’ ilkesinin sarsılmaz doğruluğuna bırakacaktım kendimi. Ya da, neyse…
Sol eliyle lüle lüle beyaz saçlarını düzelten yaşlı kadının dik bakışları arasında evden ayrıldığımızda saat epey ilerlemişti. Bir süre sonra otelle kilise arasındaki basamakları inerken, sessizliği bozan adımlarımızdan ürken irice bir kuş, sundurmanın kıyısından havalanıp gotik kilisenin sivri kulesine doğru süzüldüğünde, “Biliyor musunuz?” dedim Susan’a, “Sabah bir karabasandan uyandım ve kiliseden yükselen çan sesleri sayesinde kendime gelebildim.” Önemli bir şey duymuşçasına durup yüzüme baktı. Gözlerinde belirgin bir coşku vardı. “Çan seslerini çok severim,” dedi. “Anlatsanıza neler hissettiniz?”
“Kendime geldim hepsi bu. Kiliseyi görünce anımsadım da,” dedim.
Coşkusunu bastıran kuru bir sesle verdiğim yanıt karşısında üstelemesini sürdürmedi. Az sonra otele girdiğimde yürüyüşün ve soğuğun, martinilerin ağırlaştırıcı etkisini tümüyle alıp götürdüğünü yüzüme çarpan sıcaklıktan anladım. Süt köpüğü renginde bir yağmurluk, oturum sırasında dağıtılan kitapçıklar, siyah deri çantaya sığabilecek bir çift çamaşır ve sunuş yazılarından ibaret eşyalarımı çabucak toplayıp otelden ayrıldım.
Taksiye bindiğimizde yağmur atıştırmaya başlamıştı. Çantanın ön gözündeki zarfı yokladım. Yerindeydi. Nereye gittiğimizi öğrenmek istiyordum; ancak Susan nedense isteğimi giderecek bir açıklama yapmıyordu. Gözlerim cama çarpan yağmur damlalarına alıştığı için rahatsız olmuyor, yağmur tıpırtıları giderek sıklaşsa da dışarıyı izleyebiliyordum. Kentin dışına çıkmıştık ve yol kıvrıla kıvrıla bizi tepedeki karanlık koruya götürüyordu. Birkaç dönemeçten geçip birdenbire, ağaçların arasına gizlenmiş bir malikâneyi anımsatan taş yapıyı görünce ürperdim.
Yapının ürpertici etkisinden sıyrılmak için, “Hamlet’in sarayı mı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi gülümseyerek. “Usherlar’ın Malikanesi!**”
Kendimi yanında güvende hissettiğim Susan ile ıslanmamak için acele ederek mermer basamakları çıktık ve kanatlı kapının mazgalından Susan’ı gören yaşlı adam bizi içeri aldı. Konuşmadan yüzümüze bakan adam frak giymişti. Yüzüne uygun, köşeli bir sesle, “Törene mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Susan yukarıyı göstererek. “İzleyeceğiz.”
Soldaki dar ve basık geçidin ucundaki basamaklardan üst kata yönelirken gölgelerimiz sol yanımızdaki tırabzansız merdivenin bitiminden boşluğa düşüyordu. Üst kata çıktığımızda, kapıdaki adamla bir örnek giyinmiş genç biri ağır, ölçülü ve keskin hareketlerle duvara yapışık tabureden doğrulup başını saygıyla eğdi ve yeşil deri kaplı kapitone kapılardan birini açarak bizi boş locaya buyur etti. İçerisi çeşitli bitkilerin hoş kokularıyla doluydu.
“Sanırım zamanında geldik,” dedi Susan.
Çantayla yağmurluğu oturduğum koltuğun kıyısındaki alçak sıraya yerleştirdim. Az sonra, içeriye açılan iki kapısının yanlarındaki yükseltilerde tütsülükler bulunan penceresiz salon dışarıdan gelen seslerle doluverdi:
“Home-Homeop-Homeopa-Homeopaty…”
Sesler gittikçe artıyor, salonun duvarlarına çarparak birbirine karışıyordu. Derken, HOME-HOMEOP-HOMEOPA-HOMEOPATY sesleri daha güçlü bir biçimde işitilir oldu.
Yüksek sesle, “Neler oluyor?” dedim.
Başını kulağıma yaklaştırıp, “Bekleyin ve görün!” dedi.
Bir süre sonra sesler dindi. Tütsülüklerden yükselen dumanlar duvar lambalarının cılız sarı ışıklarıyla birleşerek salonun loşluğuna sisli bir görünüm katıyordu. Susan parmağını karşı duvarda güçlükle seçilen kapıya doğrulttu ve gösterdiği kapıdan az sonra beyaz cüppeler içinde çıkan kadınlı erkekli bir grup insan, sırayla salonun ortasına yürüyüp birbirlerinin omzundan tutarak geniş bir çember oluşturdular. Ben olanları anlamaya çalışırken, kırmızı pelerinli yaşlı bir adam kucağında beyaz beze sarılmış ve her an birine verecekmiş gibi tuttuğu bebekle aynı kapıdan çıkıp ağır adımlarla çember oluşturan insanların ortasına ilerlemişti. Cüppeliler adamı aralarına alıp çemberi yeniden kapamış, kıpırtısız duran ve büyük olasılıkla önderleri olan adamın önünde saygıyla eğilmiş, donuk gözlerini acıma dolu bakışlarla bebeğe dikmişlerdi. Bir süre sonra ışıklar söndürüldüğünde yüzümü locadan içeri çevirdim ama Susan’ın gözlerini karanlıktan seçemiyordum. Neden sonra oturduğum koltuğun kolçaklarını sıkarken parçalı bir hırlamayı andıran sesler işittim. Kesik hırlamalar arasından bir adamın hıçkırıkları yükseliyordu sanki. Bir süre sonra hırlamalar, hüngürtüler, hıçkırıklar, aksırıklar birbirine karışarak duvarlarda yankılanmaya başladı. Yanılıyor muydum? Hayır, yanılmıyordum: Aşağıdakilerin tümü ağlıyordu. Çok geçmeden duvarlardaki lambaların bazıları yandığında az önce çember oluşturan cüppelilerin, çemberi iyice daraltıp birbirlerine sarılarak ağladıkları rahatlıkla seçilebiliyordu. Peki ama neden?
Sorunun yanıtını bulmak için Susan’a döndüm. Gözleri yaşarmıştı. “Neden ağlıyorsunuz?” dedim.
Hıçkırmamak için kendini tutarak, “Rahatlamak… varoluşu unutmak için…” dedi.
Neler olduğunu anlayamıyordum bir türlü. Kanlı bir erginlenme törenine katıldığını düşünerek göreceği acı dolu sahnelere hazırlanabilmek için kendini geren birinin, birdenbire bir komedi filminin çekiminde bulunduğunu anlamasıyla boşalan duygularına benzeyen bir gülme isteği boğazımda düğümlendi. Kendimi güçlükle tuttum. Çemberden ayrılan bir kadın, bebeğin gözlerini saran bezi açtığında aklıma gelen soruyla tüylerim diken diken oldu: Bebek kurban mı edilecekti acaba?
Kadın elindeki bezi çemberden ayrılan bir adama verip yeniden bebeğin karşısına geçti. Cüppelilerin ağlaması kesilmişti şimdi, ancak bebek yürek burkan hıçkırıklarla ağlıyordu. Belli ki az önce büyük bir çaresizlik içinde yaşadığı tuhaflıktan epey ürkmüştü. Ellerini havaya kaldıran kadın, yaşlı adamın kucağındaki bebeğe yüksek sesle, “Hoş geldin, aramıza hoş geldin!” deyince derin bir soluk aldım. Bebeğin kurban edilmeyeceğini anlamanın sağladığı rahatlama içinde neler olacağını görmek için başımı pervaza dayayıp dört gözle aşağıyı izlerken locanın kapısı açıldı. Genç görevliyle göz göze geldiğimizde, “Daha fazla kalamayız,” dedi Susan.
Yağmurluğumla çantamı alıp Susan’ın ardı sıra locadan ayrıldım. İkimiz de sessizdik. Dar basamaklardan inerken açıklama yapma gereği duyan Susan, “Bu insanlar,” dedi. “Yerel bir inanç birliğinin üyeleri. Önemli saydıkları günlerde bir araya gelip ağlar ve tanrıdan günahlarını bağışlamasını dilerler.”
“Hangi günlerde?” diye sordum. “Ne günahı?”
“Kendilerinin ve çocuklarının doğduğu günlerde… Büyük bir günahla var oldukları günlerde yani.”
Ne demek istediğini anlayamamıştım ancak Susan’ın yüzünden yeni bir soru sormamam gerektiği okunabiliyordu. Başımı, söylediklerini anlar, hatta onaylarcasına salladım yalnızca. Az sonra taş yapının önünde bekleyen, nereden geldiğini bilmediğim taksiye bindik. Üzerimdeki şaşkınlığı nerdeyse donduran bir sessizlik içinde havaalanına ilerlerken dışarı baktım. Şimdilik cılız görünen aydınlık, koyu renkli bulutların arasından bata çıka karanlığı yavaşça oyuyordu. Kendimi tuhaf bir düşte sandığım uzun, ilginç ve yorucu günün sonunda ne diyeceğimi bilemiyordum. Kafam karmakarışıktı.
*Lizard, İngilizce’de kertenkele.
**E. A. Poe’nun Usherlar’ın Çöküşü adlı öyküsündeki kasvetli malikâne.